Bir sanat eserinin değerini onun özgün niteliği , dahiyane unsurları mı, yoksa güncel formlara uygun bir değer tanımı ile oluşmuş pahası mı belirler?
Sergilerde, müzelerde, kitaplarda, sosyal medyada veya tv programları, haber bültenleri gibi birçok platformda zaman zaman karşılaştığımız, bizi bir mana arayışı ile baş başa bırakan birçok sanat eseri resim heykel enstelasyon olmuştur. Haber değeri edinmiş, yüksek fiyat biçilmiş, sansasyon yaratmış bu eserleri anlamlandırmaya, sahip olduğumuz kültürel birikimimize ait bir değer verisi ile eşleştirip tanımlamaya çalışıyoruz. Kimi zaman bunu bir çocuk bile karalar dediğimiz, kimi zaman insan üstü bir ölçü detay ve mükemmellikte hayranlığımızı uyandıran bir tablo, mermer bir heykel karşısında hayrete düşer kimi zamanda bir muzun duvara bantlanması ardından çok yüksek bir fiyata satılmasını şaşkınlıkla izleriz.
Bu eserlerin bazılarının basit ve manasız örüntüsü yanında paha biçilemez oluşu, bizi bilgimiz, tecrübemiz ve anlayışımız dışında başka bir çok ölçülendirmeye tabi olduğu şüphesine vardırır. Aslında bu şüphe onların fiziksel varlığından ziyade toplumsal ve kültürel belleğimizde işgal ettiği alanla çelişmesiyle de ilgilidir. Bir sanat eseri veya ikonik bir görsel alışıldık bilgi ve tecrübe kalıplarımızın ötesine geçtiğinde, onu geleneksel yöntemlerle duygu ve düşüncelerimizle algılamamız elbette zor hale gelir.
Bu zorluk sanattan gerçekten anlamıyor muyuz, onun hızına mı yetişemiyoruz yoksa sanatın dehası zamanın çok ötesinde olduğundan bugünün gözü ile görmekte yetersiz mi kalıyoruz sorularını beraberinde getirir.
Yürürken sokakta yanından geçsek bakmayacağımız fakat milyondolarlara satılan bu eserler neden bu kadar prestijli hale gelebiliyor ve yüksek fiyatlara alıcı bulabiliyor diye sorarız. Öncelikle şunu söylemeliyim gözlemci, seyirci ilk yanılgıya izlediği esere hoşluk ve güzellik ölçütü ile bakmakla düşüyor. Kendisine göre güzelse değerli ,değilse basit ve önemsiz buluyor...
Fakat sanatsal bağlamda işin aslı böyle değildir. Esasına sanat eseri herhangi bir zorunluluktan ayrışmış olandır. Zamansız ve mekansızdır .Yani herhangi bir döneme ait görünmesinin yanında kendi için sürdürülebilir bir zamansal döngüye de sahip olabilir. İçerisinde keskinleşmiş her duyguyu dışavurumu barındırabilir. Bazen bir isyan bazen bir onaydır. Soyut yada somut , izlenimci yada kübist, realist yada sürrealist... Kendi dönemi içinde kendi yaşamını bulur. Etrafıyla ilişkili yada kopuk pasivize yada rahatsız edici şekilde aktivist olabilir. Bir manifesti, bir öyküyü bir varoluş yada felsefeyi betimleyebilir hatta başlatabilir.
Evet güzellik duygusu ile ilişkilendirilebilecek çıkarımlara bizi yönlendiren biçime de varabilir. Fakat sadece bunu aramak, sanatın sonsuzluğunda sığ bir arayış olarak kalır. Elbette bunları tümden ele almak kütüphanelerce kitap demektir. Çünkü bu eşsiz oluşumun kökleri, sosyoloji, tarih, coğrafya, matematik gibi yaşamın kendisi olan birçok alandan beslenir.
Güncel bir yaklşımla tüm bu paradoksun içinden iki çarpıcı unsuru ele alacak olursak bizi en çok netleştirecek olan eserin değerin dehası mı dır, yoksa pahası mı? Yani yüksek paha biçilmiş olması onu gerçekten değerli yapar mı? Bu sorunun cevabı cevabı netleşmeyecek bir tartışma zemini oluştursada bence hayır. Çünkü günümüzde artık sanat eserlerinin yüksek fiyatlara satılmasının temel sebebi, eserin sadece görselliği ,barındırdığı tarihsel bağlamı, nadirlik ve sanat tarihindeki dönüştürücü etkisi değil aksine algısal biçimsel hızlı tüketime ve spekülatif medyatik güçlü etkilere bağlı oluşu ile bir meta haline bilinçli olarak getirilmiş olmasıdır. (Bu konunun kavramsal sanat ile karıştırılmaması gerektiğine başka bir yazımda değineceğim)
Her ne kadar eserin pahası bu şekilde güncel piyasa dinamikleri ile şekilleniyor gibi görünsede onun gerçek değeri sanatçının özgünlüğü, duygusal ve düşünsel derinliği ,teknikteki eşsiz ustalığı,ifade gücü, anlatım biçimi sosyo kültürel ayrıcalığı ve tabiki dehasındadır.















