İnsan kendini yakalayamaz bir türlü, uzaklaşır kaçar kaybolur... Üstelik de fark etmez bunu...
Nedense içsel örüntüsünü keşfetmek, donatmak yerine odağını dış dünyada merkezler. Öz benliği ile doğru orantılı kurulmamış, dışsal suni bilinç, onu maalesef kimliğini dışarda aramaya yöneltir. Gerek için de doğduğu toplumun öğretileri, gerekse klasik eğitim, koşullandırıldığı değersizlik ve yetersizlik duygusunu, dışardan tamamlamaya örgütlenir.
Zamanla bir değerler bütünü olduğunu kendisini de sevip sayması gerektiği fikrinden uzaklaştırılmış, çarkı çevirmekle görevli köle bilincinden ayıkıp, kim olduğunu keşfedebilme özgürlüğünü fark etmeden terk etmiştir.
İşte bu yüzden arayışı hiç bitmez... Kaybolduğunu anlayana dek. Daha çok huzur arar. Mutluluk arar. Her şeyi olsa bile edinecek yeni şeyler bulmaya çalışır. Bir türlü tamamlanamaz. Dış dünyadan taşıdıkları sadece fiziksel yaşam alanını donatır. Tüketici olmanın eksikliğini yine tüketerek gidermeye çalışır. Üretken bir vizyonla zamanın ve yaratımın tarafına geçmediği surette de denge konusunda maalesef hep eksik kalır...
Gelin bir farkındalık molası verelim. Şöyle günlük yıllık belki ömürlük bir yaşam tasarımı için düşsel kroki çizelim... Çok sevdiğimiz ömrümüz de, tüm saatlerden ve anlardan itibaren yaşama anlam katan ve bize bunu hissettiren en güzel şeylerden birinin özgürlük olduğunu anlayalım. Yaradan’ın bize bahşettiği, benliğimize verilmiş özgürlük duygusunu sınırsızca kullanabileceğimiz verimli bir alanlardandır işte sanat. Yoktan var edilmiş her zerreye olan hayretimizi, o eşsiz tekliği ve sonsuz değişkenliği, tüm tezatlıklarla aynı anda oluşan uyuma şahitliğimizdir aynı zamanda.
Bu farkındalıkla artık bize dayatılan şablonları doldurmaya değil, kendi renklerimizi, seslerimizi, dokumuzu keşfetmeyi öğrenmek isteriz. Özgürlüğümüzü fark ettikçe ve kendimizle tanıştıkça, çıkışı bulmak için debelendiğimiz labirenti yeniden tasarlamaya koyuluruz. Giderek dışsal ve geçici ölçütlerin yükününden ayrışarak ruhumuza ve geleceğimize nefes aldırırız.
Bir an, zaman, özgürlük ve insan... Yaratımlar ve süreçle eşsiz bir sanat eseri... İnsanın hem kendisi hem yapabilecekleri... Hiçbirini diğerinden ayıramayız.
Bu yönüyle hayat da tıpkı bir sanat eseri gibidir. Her anımız, attığımız her adım, bir fırça darbesidir aslında.
Önemli olan, bu eserin kime ait olduğunu da hatırlamaktır. Bizler, kendi hayatımızın hem tuvaliyiz hem de ressamıyız. Başkalarının çizdiği çizgileri silip, kendi özgün fırça darbelerimizi atabilmeliyiz.
Bu, kendi içimize dönüp, kırılganlıklarımızı, eksikliklerimizi ve benzersiz güzelliklerimizi kabul etmek demektir.
Kendi değerimizi dışsal hedeflerde değil, benliğimizde arayıp bulmamız demektir. Belki de bizi en çok tüketen şey, sürekli bir "oldurma" ve "edinme" çabasıdır. Oysa hayat, bir "kopyalama" süreci değil, bir "akış" halidir.
Sanat, bize bu akışla bir olmayı, anın güzelliğini fark etmeyi ve değerini bilmeyi öğretir.
Bu yüzden asıl varlık ruh ise, beden ile donatılmış bu misafirlikte, zihin ve kalp ile keşfedebileceğin sonsuz olasılıkların olduğu bir yolculukta yaratımın değerini deneyimlemeye neden yabancı kalalım ki?
Haydi, fırçamızı kalemimizi, elimize alalım ve kendi sanat eserimizi yaratmaya başlayalım. Dışarıdaki gürültüyü bir kenara bırakıp, içimizdeki sese kulak verelim. İnsan özgünlüğünü keşfettiğinde, yaşamla kurduğu bağları yeniden şekillendirmeye başlar. Dış dünya ya karşı ayrıcalığını da benzerliğini de gözden geçirir. Kimsenin müdahale edemediği aktarımın, sevginin, hırsın üzüntünün yeniden yorumlanarak, çağında mekanında kendisine dair iz bırakmasına, bir anlam oluşturmasına fırsat tanır.
Bu senin yolculuğundur...
Bir an, zaman, özgürlük ve insan...
Hazır
Ekleme: 08.09.2025 16:35
Tahmini okuma süresi: 4 dakika
İnsan kendini yakalayamaz bir türlü, uzaklaşır kaçar kaybolur... Üstelik de fark etmez bunu... Nedense içsel örüntüsünü keşfetmek, donatmak yerine odağını dış dünyada merkezler. Öz benliği ile doğru...
Bizi Takip Edin